Milli Mücadelenin Kaynakları

Anasayfa »

  1. Milli Mücadele »
  2. Kurtuluş Savaşı »
  3. İnkilap Tarihi »

Milli Mücadelenin Kaynakları

I. Dünya Savaşı'nda dört yıl savaşan Osmanlı İmparatorluğu'nun çökmesinden sonra, Anadolu'nun kurtuluşu için milletçe yapılan Milli Mücadele'nin kaynakları her bakımdan çok yetersiz ve kötü durumda idi. Birbiri ardından gelen Trablusgarp, Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı'nda yedi yıla yakın savaşılmıştı. Bu savaşlar, zaten mali ve ekonomik yönden yetersiz durumda olan kaynakları tamamen tüketmişti.

Mondros Mütarekesi’nden sonra, Arapların yaşadığı topraklar da İmparatorluktan ayrılmış, ülkenin en verimli olan Batı Anadolu toprakları da işgal edilmişti. I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti yaklaşık üç milyon (tam rakam 2.998.321’dir) kişiyi silahaltına almıştı. Bununla beraber, devamlı olarak silahaltında bulunanlar 1.200.000’i geçmemiştir. (2) Yararlanabildiği nüfusu o tarihte 15 milyon kadar olduğuna göre, bu sayı genel nüfusun yaklaşık beşte birine tekabül ediyordu. Bu büyük savaşta 325.000 şehit 400.000 yaralı 250.000 esir verilmişti. Salgın hastalıklardan ölenler ve göçler sırasında yaşanan kayıplar birlikte değerlendirildiğinde, insan kayıplarının milyonla ifade edilebilir düzeye ulaştığı görülür. (3) I. Dünya Savaşı sonunda Türkiye’nin nüfusu, ekonomik ve mali kaynaklarının yeni bir savaşı kaldıramayacak durumda olması sebebiyle, ülkenin kurtuluşunu İngiliz veya Amerikan mandasında arayanlar da çıkmıştır. Ancak, bilindiği üzere, Türk milleti yalnızca kendi gücüne ve iradesine dayanarak, kıt olan kaynaklarını seferber ederek Milli Mücadeleye hazırlanmıştır. Aşağıda, önce Anadolu’nun nüfusu ve ekonomik durumuna değinilerek, mevcut insan ve maddi kaynakları tespit edilecek, ardından Milli Mücadele’nin yürütülmesinde harekete geçirilen kaynaklar belirlenecektir. Bu suretle, Milli Mücadelenin, gerçekten milletin varıyla yoğuyla yapılan bir mücadele olduğu ortaya konulmaya çalışılacaktır.

Anadolu’nun Nüfusu ve Ekonomik Durumu

Osmanlı İmparatorluğu’nda nüfusun ekonomik, toplumsal özelliklerini yansıtan bir nüfus sayımı yapılmadığı için nüfus konusunda yeterli bilgi bulmak mümkün değildir. 1831, 1844, 1859 ve 1882 yıllarında yapılan nüfus sayımları, bizlere ancak sınırlı bilgiler vermektedir. (4) 1902’de kabul edilen Sicill-i Nüfus Nizamnamesi gereğince, 1905’te nüfus sayımı yapıldı ise de, bu sayıma, imparatorluk merkezinden uzak Arap vilayetlerinin çoğu (Hicaz Bağdat-Basra ve bunlar gibi) ve Doğu vilayetlerinde sıklıkla görülebilen göçer aşiretler dahil edilmemiştir.

İstanbul hükümetinin Şubat 1919’da Paris’te toplanan Batılı büyük devletlerin delegelerine sunduğu muhtırada verdiği rakamlar dikkate alınırsa, 15 il ve 18 bağımsız sancaktan oluşan bu günkü sınırlar içerisinde Anadolu’da yaşayan nüfusun 15.965.326 olduğu görülmektir. (5) Rum, Ermeni, Musevi, Latin, Bulgar, Sırp ve Ulahlar ve bunlar gibi Milli Mücadelede insan kaynağı olarak değerlendirilemeyecek azınlık nüfusun toplamı olan 3.314.965 (6) rakamı genel nüfustan düşürülürse, Milli Mücadele’nin başladığı tarihte yararlanılabilecek Türkiye nüfusunun 13 milyon civarında olduğu görülecektir. Ancak, başta İzmir, Batı Anadolu (3.365.308) ve Trakya (546.280) Yunan işgali olmak üzere pek çok bölgenin işgal altında olmasının, buraların nüfusundan faydalanmaya imkan vermediğini de hesaba katmak gerekir. Bu bakımdan, TBMM hükümeti ordularının, Milli Mücadele’nin en kritik dönemlerini oluşturan Sakarya ve Büyük Taarruz savaşlarında insan kaynağı olarak yararlanabildiği nüfusun toplamı 9.500.000 civarındadır.

Tevfik Çavdar ise, söz konusu sınırlar dahilinde, 14 Nisan 1919 tarihi itibarıyla Osmanlı nüfusunun 14.118.986 olduğunu hesaplamıştır. (7) Kesin olmamakla beraber, bu bilgiler genel eğilimi yansıtması bakımından önem taşımaktadır. Nüfusun bu kadar yavaş artışının nedeni bitmeyen savaşlar, sağlık koşullarının yetersizliği ve bozukluğu, isyanlar, göçlerle çok miktarda insan yitirilmesidir. (8) Dahası, bu nüfus açlık, her çeşit ihtiyaç malzemesinin yokluğu, kolera, tifüs, verem, sıtma, çiçek, frengi ve benzer salgın hastalıklar yüzünden perişan durumdadır. Çoğunluğu köylülerden oluşan nüfus kitlesinin %14’ü sıtmalı, %9’u frengili, %72’si de her an tifüse yakalanabilirdi. (9) 1911’den beri devam eden savaşlar nedeniyle yaşanan insan kayıpları yüzünden, erkek nüfusunun 18-35 yaş grubunda büyük azalma olmuştu. Toplumun üretici ve tüketici kesimleri arasındaki oran bozulmuş, tüketici olan çocuk, yaşlı ve kadın nüfusu artarken, üretici genç erkek nüfusu düşmüş, bu da üretime ve ekonomiye olumsuz etki yapmıştır.

I. Dünya Savaşı’nda ülkenin gençlerinin, üretim alanlarından ve işletmelerden alınıp cepheye gönderilmesi ve bu yolla üretici nüfusun uzun yıllar boyunca tüketici duruma düşmesi sebebiyle, üretimde büyük düşüşler yaşanmıştır. Her ne kadar kadınlardan üretimde yararlanmak yoluna gidildiyse de, artan ihtiyacı karşılamak mümkün olmamıştır. Yaşanan olağanüstü durum nedeniyle savaş ekonomisi gerekleri uygulandığı için, ülkenin bütün kaynakları ordunun ihtiyaçlarına yönlendirilmiştir. Uzun süredir aksayan yatırımlar da tamamen durmuş haldedir. Diğer yandan, Düyun-u Umumiye (Genel Borçlar) kıskacında olan mali yapı çökmüş, enflasyon günden güne artarak tahammül sınırlarını aşmış durumdadır. I. Dünya Savaşı’nda imparatorluk 18.000.000 altın liralık bir iç borçlanmaya gitmiş, böylece, toplam borç miktarı, dış borçlarla birlikte, yarım milyara ulaşmıştı. Hal böyle iken, İstanbul’un işgali sırasında, savaş esnasında bastırılan paralar karşılığında Almanlardan alınan ve Düyun-u Umumiye yönetimine emanet edilen 5.000.000 altın lira da, İngilizler tarafından Londra’ya aktarılmıştı. Bütün bunlar, ekonominin kötü durumunun yanı sıra, nakit para azlığına ve Milli Mücadele’ye başlarken, kıt kaynaklarla yola çıkıldığına işaret etmektedir.

Halktan Toplanan Yardımlar

İmparatorluk sahneden çekilirken bıraktığı ekonomik miras, yukarıda ifade edildiği gibi, hiç de iç açıcı değildi. Sanayi alanında pek varlık gösteremeyen imparatorluk, savaşların getirdiği maddi ve manevi yükler altında ezilmişti. Üretici niteliğini büyük ölçüde yitirmiş, ilkel bir tarım ekonomisine sahipti. (10) TBMM’nin açıldığı tarihlerde, ülkenin en verimli toprakları ve gelişmiş şehirleri işgal altındaydı. Yunanlıların İzmir ve Ege Bölgesi’ni, Fransızların bereketli Çukurova’yı işgal etmeleri üzerine, bu şehir ve yörelerin üretiminden ve vergi kaynaklarından yararlanma olanağı kalmadı. Nüfus kaynağının yetersizliğinin yanı sıra, en verimli ve zengin ticari şehirlerin düşman işgalinde bulunması sebebiyle, Milli Mücadele boyunca orduya insan kaynağı sağlanması, bunların beslenmesi, giydirilmesi, her türlü bakımı, silah ve cephane sağlanması, maaş ve diğer masrafların karşılanması için, üretimi çok düşük topraklardan ve çoğu yoksul, küçük ticari işletmelerin bulunduğu şehirlerin kaynaklarından yararlanma yoluna gidildi. İnsan gücü ve çeşitli üretim mallarından yararlanılan vilayet ve sancaklar çok azdı. Doğu Anadolu’da, I. Dünya Savaşı’nda Rus ve Ermeni işgaline uğramış bölgelerdeki nüfus içerilere göç etmek zorunda kaldığı için, bu bölgenin kaynaklarından da yeterince yararlanmak mümkün olmadı. Bu nedenlerle, milli hükümet ordu ihtiyaçlarını, işgal dışında kalan sınırlı ve çok daha az verimli olan İç Anadolu kaynaklarından sağlamak zorunda kaldı.

Bu nedenlerle, her çareye başvurulduğu ve gelir getirecek tüm kaynaklara el konulup, gelir artırıcı tedbirler almak üzere yasal düzenlemeler yapıldığı görülür. Nitekim, daha Meclisin açılışının ertesinde çıkarılan bir yasayla, hayvan vergisi dört katına çıkartılmış (11) bunu, başta tuz vergisi olmak üzere, gelir artıran diğer yasal düzenlemeler takip etmişti. (12) Savaş için gerekli olan silah ve cephane alımı için döviz sağlamak amacıyla dış satım serbest bırakılmış, kömür üretiminin artırılması için Zonguldak ve Ereğli maden ocaklarında çalışanlar askerlik hizmetlerinden muaf tutulmuş, diğer taraftan da, tasarruf amaçlı tedbirler ve önlemler yürürlüğe sokulmuştur. (13) Mebus maaş ve yolluklarından vergi kesilmiş, gereksiz yere soba ve geceleri lamba yakılmaması, kışın öğlen saatlerinde çalışılıp, gündüzden yararlanılması, gereksiz telgraf haberleşmelerinin yapılmaması gibi tedbirler uygulanmıştır.

Tasarruf yaparak gelirleri artırmaya yönelik bu önlemlerin yanı sıra, Duyun-u Umumiye’nin Ankara bürosuyla anlaşma yoluna gidilerek gelirlerine el koyulmuş, giderleri düştükten sonra net hasılatı Milli Mücadele emrine aktarması sağlanmıştır. Yine bu bağlamda, İstanbul’da bastırılıp Anadolu’da satılan damga pulu gelirleri bütçeye eklenmiş, Ziraat Bankası ve Osmanlı Bankası’ndan para sağlama yoluna gidilmiştir.

Bütün bu çabalara rağmen, devletin gelir ve giderleri tamamıyla bir düzene sokulamamış, mücadelenin sürdürülebilmesi ve iç ayaklanmaların bastırılabilmesi için gerekli olan gelirler toplanamamıştır. Öyle ki, Batı Cephesi’nde orduya ayrılan 1.200.000 lira, 3 ay içinde verilmesi gerekirken, 6 ay sonra bile ödenememiştir. (14) Düzenli ordu kurma çabaları ve ordunun büyümesi gerçekleştikçe yeni mali sorunlar ortaya çıkmakta, bunlar bir türlü çözülememekte ve yeni bir bütçe yapılamamaktadır.

Bütçe hazırlanamamasının nedenleri arasında, elde yeterli bilgi olmamasını ve devam eden savaşın doğurduğu gereksinimler dolayısıyla bütçe hesaplarının sürekli değişimini sıralamak mümkündür. Ancak, asıl neden, İstanbul’da bütçeyi yapacak olan Mebusan Meclisi’nin 1919’da hiç, 1920’de ise kısa bir süre dışında açılmaması ve kapalı kalmasıdır. Bütçesiz kalan ülkede çıkar yol olarak, Maliye Bakanlığı bir tamim yayınlayarak, Mayıs ve Haziran’da geçmiş yılların ödenekleri kadar harcama yapılabileceğini bildirmiştir. Zira, yeni teşekkül eden Anadolu hükümeti bütçesinin üç-beş ayda yapılmasına imkan yoktu. Buna rağmen, meclis ve hükümet, devlet giderleriyle ilgili bir takım yasa ve kararnameler çıkararak mali işleri düzene sokmaya çalışıyordu. Bütçe eksikliği nedeniyle harcamalar, avans ve ek ödenek yasalarıyla yapılıyordu. Bu nedenlerle, hükümet ilk bütçeyi ancak 28 Şubat 1921 tarihinde, yani mali yılın son günü çıkarabilmiştir. Bu kanunla gelir arttırıcı yollar aranırken, Kuvay-ı Milliye ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri’nin ve Birlik Komutanlarının, halktan gelir toplamaları da yasaklandı. Bütçe gelirleri 61.388.626 lira olarak hesaplanırken, giderler ise 63.018.358 lira olmuş, açık 11.629.732 liraya, yani %20’ye yaklaşmıştır.

1921 yılında İnönü, Eskişehir-Kütahya ve Sakarya Savaşları yapıldığı için, para sıkıntısı en üst düzeye ulaşmıştı. Cephane ve malzeme yokluğu, özellikle I. İnönü Savaşı’nda kendini gösterdi. Bununla beraber, askeri ve siyasi alanlarda elde edilen olumlu gelişmeler çekilen sıkıntıları bir ölçüde hafifletiyor, halk daha fazla özveriye katlanabiliyordu. II. İnönü Savaşı da, aynı kıt olanaklarla sürdürüldü. Eskişehir-Kütahya taarruzuna başlayan Yunanlıların, ordularını ve kaynaklarını iki kat arttırmalarına karşılık, Anadolu’nun kaynakları bu hıza ulaşamadı. Bu sebeple, yeni başkomutan Mustafa Kemal, hükümetlerin sıklıkla başvurduğu iç borçlanma yoluna gitmiştir. Ancak, gönüllü iç borçlanma yerine, zorunlu iç borçlanma yoluna gidilerek, milli vergiler diyebileceğimiz Tekalif-i Milliye Emirleri çıkarılmıştır. (15) Bu yolla, halktan bir çift çoraba kadar, askerin ihtiyaç duyduğu her türlü malzeme, nakdi vergi olarak toplanmıştır. (16) Ancak, belirtilmelidir ki, bu 10 emirle halktan alınan ve Tekalif-i Milliye komisyonlarının düzenlediği tutanaklarda gösterilen vergiler (zorunlu iç borçlanma), Milli Mücadele’yi izleyen yıllarda halka geri ödenmiştir. Büyük bir kısmı nakdi olarak, önemsiz sayılabilecek bir kısmı da hazine tahvili ile yapılan ödemelerin toplamı 6.003.663 liradır. (17) Sakarya Savaşı ve hatta Milli Mücadele’nin tamamının bu yöntemlerle desteklenen savaşla kazanıldığı unutulmamalıdır.

1921 yılı bütçe giderleri yalnız ordu için 45.000.000 liraya ihtiyaç olduğunu gösteriyordu. Oysa, tahmin edilen gelir 55.000.000 lira idi. Gerçek ihtiyaçlar için ise, 81.000.000 lira gerekliydi. Daha başlangıçtan açık 26.000.000 lira olarak görülüyordu. 1921 yılı harcamaları da avans kanunları ile geçiştirildi. Tam bütçe yapılamadı. Bütçe kanunu ise, ancak bir önceki bütçede olduğu gibi, yılın sonuna doğru kabul edildi. Buna göre 52.285.000 lira gelir, 77.325.399 lira gider vardı. Açık ise, 25.039.899 lira idi. Birçok giderden tasarruf yapılmaya çalışıldıysa da açık kapanamamış, bu sebeple, dış para yardım kaynaklarına başvurulmuştur.

1922 yılında da, daha önceki yıllarda olduğu gibi toplu bir bütçe yapılmayıp, avans kanunları ile mali durum yönetilmeye çalışılmıştır. Kesin bütçe, ancak mali yıl sonunda çıkartılabilmiştir. 22 Şubat 1923’te kabul edilen kanuna göre, bütçe 87.735.573 lira olup Milli Savunma bütçesi 49.207.924 liradır.

Dış Yardımlar

Milli Mücadele’nin daha başlangıcında, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri’nin kasalarında ancak 20.479.69 TL vardı. (18) Nakit azlığı sebebiyle dışarıdan yardım alma gündeme gelmiş ve bu konuda mecliste yoğun tartışmalar yaşanmıştır. Ülkenin mali kaynakları, yukarıda da belirtildiği gibi, işgal kuvvetlerine karşı güçlü ve başarılı bir mücadeleyi sağlayabilecek düzeyde olmadığından dış yardım almak kaçınılmaz görülüyor, bunun nasıl olacağı (manda tartışmaları bu bağlamda düşünülmelidir) tartışılıyordu. Sonuçta, aşağıda belirtilen iki ülkeden, Sovyetler Birliği ve Hindistan’dan, dış yardım alınması yoluna gidildi.

Sovyet Birliği’nin Yardımları

Dış yardım alma konusunda Avrupa ülkelerinden bir şey beklenemeyeceği aşikardır. O günün şartlarında ortak düşmana karşı birlikte mücadele verilen, Ankara hükümetinin yardım isteyebileceği tek devlet Sovyetler Birliğidir. Bir yandan milli hükümetin diplomatik alanda tanınması meselesi, öte yandan yardıma ihtiyaç duyulması, Sovyetlerle ilk elden temasa geçmeyi zorunlu kılmıştır. (19) Bu gerçeklerden hareketle M. Kemal Paşa, daha 26 Nisan 1920’de Meclis açılışından üç gün sonra Sovyetler Birliği’ne yazdığı mektupla, iki hükümet arasında diplomatik ilişkilerin kurulmasını istiyor ve emperyalistlere karşı savaşan Türkiye’ye, beş milyon altının ve kararlaştırılacak sayıda silah, cephane ve diğer savaş makine ve araçlarının yardım olarak gönderilmesini istiyordu. (20)

Hint Müslümanlarının Yardımları

Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması ve topraklarının işgali karşısında BMM hükümeti önderliğinde başlatılan Milli Mücadele hareketi, Müslüman toplumları derinden etkilemişti. Türklerin girmiş oldukları mücadeleyi kazanmaları, bütün İslam dünyası için bir ümit ışığı olabilirdi. Nitekim, bu duygularla ve hilafete bağlılık gereği olarak, Temmuz 1921’de Karaçi’de toplanan Hindistan Hilafet Konferansı sonunda, Ankara hükümetine yardım toplanması görüşüldü. “Mustafa Kemal Paşa ve Ankara hükümetini, göz kamaştıran zaferlerinden ve İslamı yüceltmek için harcadıkları insanüstü çabalardan ötürü kutlamaya…, bütün il, ilçe ve köylerdeki komitelere…, İzmir’de felakete uğrayanlara 4 milyon rupi para yardımı toplama” çağrısı yapıldı. (21)

1921 Eylülünde, Hindistan bağımsızlığının efsanevi ismi Gandi, Young India gazetesine yazdığı bir makalede, Müslümanları İzmir’e ve Ankara hükümetine yardım toplamaya çağırdı. Bu bağlamda, Hint Müslümanları Türkiye’ye yardım için çeşitli tarihlerde para gönderdiler. Ancak, gönderilen yardımın nitelik ve niceliği konusunda farklı bilgiler vardır. R. K. Sinha, yapılan para yardımının 500-600 bin lira olduğunu ve bunun 70 bin İngiliz liralık bölümünün de 1922 Martında gönderildiğini belirtirken, resmi Türk kaynakları ise, 26 Aralık 1921-12 Ağustos 1922 tarihleri arasında toplam 106.400 İngiliz Lirası karşılığı 675.494 Türk Lirası gönderildiğini bildirmektedir. (22) Gönderilen bu paraların bir kısmı ordu ihtiyaçlarında kullanılmış, Milli Mücadele sonrasında bu hesaptan harcananlar tamamlanarak, söz konusu meblağ Osmanlı Bankası’nda muhafaza edilmiştir. Bazı kaynaklar, bu paranın 1924’te kurulan İş Bankası’nın kuruluş sermayesi olarak değerlendirildiğini bildirmektedirler. (23) Ancak, Büyük Taarruz sonrası bozguna uğrayan Yunan ordusunun yakıp yıktığı köyleri gören M. Kemal’in, halka dağıtılmak üzere bu paranın 110.000 lirasını cephe komutanlığına gönderdiği de bilinmektedir. (24)

Türk Milli Mücadelesine dışarıdan yapılan bu yardımların haricinde, kısa bir süre bağımsız kalabilen Azerbaycan ve Kıbrıs Türklerinden de yardımlar gönderildiğine dair belgeler bulunmaktadır.

Silah, Cephane ve Malzeme Kaynakları

Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra İtilaf Devletleri, bir yandan Türk Ordusu’nu terhis ettirirlerken, diğer yandan da, orduya ait silah ve cephaneye el koydular. Toplayamadıkları silahların önemli parçalarını (tüfeklerin sürgü kollarını, topların kamalarını) kendi bölgelerine taşıttırıp, geri kalanları da imha ederek, askeri yapının işlemesini engellediler.

Bunların haricinde, galip devletlerin ordunun terhis yoluyla küçülmesini sağlayıp, istihkam, muhabere ve levazım gereçleriyle çeşitli savaş araç ve gereçlerine de el koymaları nedeniyle, Türk ordusu savaş gücü ve yeteneğini büyük ölçüde kaybetmişti. Genelkurmay kaynaklarına bakılırsa, Mondros Mütarekesi hükümlerinin uygulanması sonucunda, Eylül 1919 itibariyle Osmanlı ordusunun kuvvet toplamı, silahlarının büyük bir kısmı elinden alınmış 43.143 askerden oluşmaktadır. (25) Aralık 1920 itibarıyla, Anadolu ve Trakya’da 3948’i subay olmak üzere 132.493 Yunan askeri olduğu, birçok bölgenin de diğer galip devletlerin işgali altında olduğu dikkate alınırsa, bu sayının ne kadar yetersiz olduğu daha net görülecektir. (26) Bu durumu göz önünde bulunduran BMM hükümeti, gerekli silah ve mühimmat noksanını karşılamak üzere tedbirler aldı.

Ulaşım İmkânları

20. yüzyılla beraber tüm dünyada ve Avrupa’da önem kazanan karayollarının yapımına hız verilirken, Osmanlı Devleti de, ekonomik fakat daha çok askeri nedenlerle, yol yapımına ihtiyaç duyuyordu. Bu bağlamda, 1909’da yapılan Islahat Programı ile ülke 8 müfettişliğe ayrılmış ve illerde Yol Komisyonları kurulmuştur. Ülkenin ana yollarının devlet yolu olarak yapımı için bir Fransız şirketiyle 2 milyon liralık bir anlaşma yapılmış, I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle, ancak 400 km.lik kısım tamamlanabilmiştir. (27)

Milli Mücadele öncesinde karayolları, şose ve toprak olup kullanılamayacak durumdadır. Bu yollardan birçoğu kervanların, atlı arabaların gelip geçtiği düzlüklerde kendiliğinden oluşmuştu. Özellikle Batı cephesinin ihtiyaç duyduğu asker, silah, cephane ve mühimmatın, Doğu ve Elcezire cephelerinden ve İstanbul’dan kaçırılması, Sovyetlerden gelen malzemelerin kara ve deniz yoluyla Anadolu’ya oradan da ihtiyaç bölgesine zamanında ulaştırılması, ancak düzgün bir karayolu ağı ile mümkün olabilirdi. Sayıları günden güne artan askerin her gün beslenmesi, giydirilmesi, ihtiyaç duyduğu silah ve cephanenin karşılanması, yaralananların hastane ve sağlık birliklerine ulaştırılabilmesi, hatta bütün bu hizmetlerin sağlanmasında kullanılan ordunun elindeki hayvanların beslenebilmesi bile, ancak düzenli ve güvenli ulaşım imkânlarıyla mümkün olabilirdi.

Bu nedenlerle, Ankara hükümeti, buradan Sivas, Erzurum ve Diyarbakır’a, Kalecik-Çankırı-Kastamonu üzerinden İnebolu’ya uzanan şoselerin ve diğer yolların güvenli ulaşımını sağlayabilmek maksadıyla, önce Savunma Bakanlığı’na bağlı Menzil Teşkilatları daha sonraları da Sevkiyat ve Nakliyat Umum Müdürlüğü’nü kurarak gerekli tedbirleri almaya çalışmıştır. (28) Bu yollarda kullanılan ulaşım araçlarının çoğu ilkeldi. Günde ancak 15-40 km gidebilen kağnı (kağnı 15-20 km.), iki veya dört tekerlekli atlı arabalar, deve ve mekkarelerle (eşek ve katır) taşımacılık yapılıyordu. 1919 yılı itibarıyla özellikle askeri ulaşım açısından çok önemli bir araç olan başta kamyon olmak üzere motorlu taşıtlar yoktu. Bütün ülkede 1000 civarında motorlu taşıt olup, bunun 800’ü İstanbul’dadır. İzmir’dekilerin dışında, Anadolu’da ancak 100 otomobil vardır. (29)

Özellikle, Ankara hükümetinin ve Milli Mücadele’nin dünyaya açılan penceresi olan İnebolu yolu, zamanın koşullarında, İstanbul’dan Ankara’ya gelmenin en kısa ve güvenli olanıydı. (30) Ancak, Küre ve Ilgaz dağlarından geçen bu yol, kış aylarında kapanıyordu. Hava ve yol koşullarının elverişsizliğine rağmen, İnebolu ve Kastamonu menzil komutanlıklarının üstün gayretleriyle, İstanbul’dan ve Sovyetlerden İnebolu’ya motor ve vapurla gelen cephane, silah ve mühimmat, bölge halkının yardımıyla taşımaya elverişli her türlü araç ve hayvan kullanılarak, kış koşullarına rağmen, Ankara’ya ulaştırılmaktaydı. (31)

TBMM hükümeti kurulduktan sonra Milli Mücadele’nin lider kadrosu, askeri harekat bakımından büyük önem taşıyan demiryollarına yakın ilgi göstermiştir. Genellikle yabancılar tarafından işletilen yaklaşık 4000 km.’lik demiryolundan elimizde, Osmaneli-Eskişehir (118 km.), Eskişehir-Ankara (268 km.), Eskişehir-Konya (434 km.) ve Konya-Ulukışla (237 km.) hatlarından oluşan toplam 1.000 km. uzunluğunda bir demiryolu ağı vardı. (32) 25 Mart 1920’de yapılan sayıma göre bu hatlarda, kömürlü 15 ve mazotlu 5 olmak üzere 2 lokomotif ve 717 kadar da vagon bulunuyordu. Mustafa Kemal, adı geçen tarihten itibaren bu hatlara el koydurtarak, askeri yönetim altına aldırttı. TBMM hükümetinin 19 Temmuz 1920 tarih ve 693 sayılı kararıyla, Anadolu Osmanlı Demiryolu şirketine el konulmuş, benzeri uygulama diğer demiryolu kısım ve işletmeleri için de uygulamaya sokulmuş, bütün memur ve işçiler hükümet memuru kabul edilmiştir. (33) Bundan sonra, ülke içerisinde yapılacak sevkiyat ve nakliyatın sağlıklı verimli bir şekilde yürütülmesi için Anadolu içinde bulunan demiryolları 3 Hat Komiserliğine ayrılmıştır. Bunun sonucu olmalı ki, kısa sürede tren sayısı tamirde olanlarla beraber 38’e, vagon sayısı da 1293 yükselmiştir. (34) Ancak, Eskişehir-Kütahya Savaşları sırasında kömür olmadığı için, odun, hatta vagonlar yakılarak taşıma yapılmaya çalışılmıştır. Sakarya Savaşı sırasında bu hatta günde 320 ton malzeme taşınabilirken, Büyük Taarruz öncesi kapasite 600 tona, bazen de 900 tona ulaştırılmıştır. Güney cephesinde elde edilen başarılar ve Sakarya zaferinin etkisiyle, Mersin demiryolu açılmış, ihtiyaç duyulan yakıt bu yolla tedarik edilebilmiştir.  Bu suretle, demiryolları Milli Mücadele içinde ordunun ihtiyaçlarını giderme konusunda büyük katkılar sağlamıştır.

Türk tümen mevcutları 7.000-8.500 arasında değişirken, Yunan tümen mevcutlarının 10.000’in üstünde olduğu dikkate alınmalıdır. İnsan ve tüfek sayıları itibarıyla birbirine yakın fakat ağı ve hafif makineli tüfek, top, uçak ve motorlu araç sayıları bakımında Yunan ordusu üstün durumdadır. Yine de, Milli Mücadele başlarında 40.000-45.000 olan asker sayısı, Büyük Taarruzdan önce 580.000’i bulmuştur. Bunun 380.000’i Batı Cephesi’ne ayrılmış, savaşta bu rakamın 110.000’i kullanılabilmiştir. (35) Diğer taraftan, Türk ordusundaki silahlarında bir standart olmadığını da vurgulamak gerekir. 18 çeşit tüfek, 42 çeşit top mevcut olup, bunların çoğu da adi ateşli türdendi, cephaneleri de oldukça azdı. (36)

Kaynakça

1. Bu bölüm, Dr. Sadık Erdaş tarafından yazılmıştır.

2. Vedat Eldem, Harp ve Mütareke Yıllarında Osmanlı İmparatorluğu'nun Ekonomisi, Ankara, 1994, s. 32.

3. Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Ordularının kayıpları hakkında bkz. Hikmet Özdemir, Salgın Hastalıklardan Ölümler 1914-1918, Türk Tarih Kurumu Yayını: Ankara, 2005.

4. Bu yıllarda yapılan nüfus sayımları sonuçları için bkz. Kemal H. Karpat, Ottoman Population, 1830-1914: Demographic and Social Characteristics, University of Wisconsin: Wisconsin, 1985.

5. Bu veriler için bkz. Karpat, Ottoman Population, s. 170-189.

6. Karpat, A.g.e., s. 188-189.

7. Tevfik Çavdar, Milli Mücadeleye Başlarken, "Sayılarla Vaziyet ve Manzara-i Umumiye", İstanbul, 1971, s. 15-16.

8. Eldem, A.g.e., s. 63.

9. Yüksel Ülken, Atatürk ve İktisat, İktisadi Kalkınmada Etkinlik Sorunu ve "Eklektik Model", Ankara, 1981, s. 82.

10. Bir takım rakamlar için bkz. Ülken, A.g.e., s. 77 vd.

11. TBMM Zabıt Ceridesi, Cilt I. s. 40.

12. Alptekin Müderrisoğlu, Kurtuluş Savaşı'nın Mali Kaynakları, Ankara, 1974, s. 356.

13. Cihan Duru ve diğerleri, Atatürk Dönemi Maliye Politikası, 1. Kitap, Mondrostan Cumhuriyete Mali ve Ekonomik Sorunlar, Ankara, 1982, s. 224-226. Bu çerçevede ilginç ve önemli bir uygulama ve yasal düzenleme 25 Kasım tarih ve 55 sayılı Düğünlerde Men'i İsrafat Kanunudur. Bu yasayla, düğünlerde, her çeşit çeyiz sergilenmesi, çeyizlerin açıktan taşınması, erkek tarafından iki kattan fazla elbise yapılması, düğün günleriyle sınırlı olmak üzere bir günden fazla çalgı çaldırılması ve ziyafet verilmesi ve köçek oynatılması yasaklanmıştır. Bu uygulama, Anayasa Mahkemesi'nin 1966 tarihinde aldığı karar kadar uygulamada kalmıştır.

14. Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali, İstanbul, 1976, s. 523.

15. 7-8 Ağustos 1921 tarihlerini taşıyan 10 emir için bkz. Atatürk'ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri IV, Ankara, 1964, s. 394-404. Ayrıca bkz. Alptekin Müderrisoğlu, Kurtuluş Savaşının Mali Kaynakları, Ankara, 1974; Cihan Duru, A.g.e.

16. Tekalif-i Milliye Komisyonlarınca toplanan yiyecek, giyecek ve diğer ihtiyaç maddeleri hakkında bkz. T.C. Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi, VII. Cilt, İdari Faaliyetler, (15 Mayıs 1919-2 Kasım 1923), Ankara, 1975, s. 366-369.

17. Cihan Duru, A.g.e., s. 298.

18. Türk İstiklal Harbi, VII. Cilt, s. 88-89.

19. T.C. Dışişleri Bakanlığı, Araştırma ve Siyaset Planlama Genel Müdürlüğü, Türkiye Dış Politikasında 50 Yıl, Kurtuluş Savaşımız (1919-1922), Ankara, 1973, s. 63.

20. Stefanos Yerasimos, Türk Sovyet İlişkileri, Ekim Devriminden Milli Mücadeleye, İstanbul, 1979, s. 150; Mahmut Goloğlu, Üçüncü Meşrutiyet 1920, Ankara, 1970, s. 249-250.

21. R. K. Sinha, Mustafa Kemal ve Mahatma Gandi, İstanbul, 1972, s. 118-119.

22. T.C. Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi, İdari Faaliyetler, s. 175.

23. Mustafa Keskin, Hindistan Müslümanlarının Milli Mücadelede Türkiye'ye Yardımları (1919-1923), Kayseri, 1991, s. 105; Müderrisoğlu, A.g.e., s. 558-564.

24. Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali, İstanbul, 1976, s. 142.

25. T.C. Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi, Mondros Mütarekesi ve Tatbikatı, Ankara, 1992, s. 270.

26. T.C. Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi, II. Cilt, Batı Cephesi, III. Kısım, Birinci, İkinci İnönü, Aslıhanlar ve Dumlupınar Muharebeleri (9 Kasım 1920-15 Nisan 1921), Ankara, 1966, s. 39-40.

27. Aynı eser, s. 152-153.

28. Türk İstiklal Harbi, VII.Cilt, s. 237 vd.

29. Çavdar, A.g.e., s. 84.

30. İnebolu yolu günümüzde Atatürk ve İstiklal Yolu adıyla anılmakta ve yeniden açılarak turizme kazandırılmaya çalışılmaktadır.

31. Yürek burkan, ama Anadolu kadınının milli mücadeleye en büyük katkısı ve örneğini teşkil eden Şerife Bacı hikayesi de bu yollarda yaşanmıştır. Bkz, Türk İstiklal Harbi, VII. Cilt, s. 136-137 ve Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Kadınları, Ankara, 2006, s. 235-236.

32. Ülken, A.g.e., s. 82.

33. Ziya Gürel, Kurtuluş Savaşında Demiryolculuk, Ankara, 1989, s. 10.

34. Türk İstiklal Harbi, VII. Cilt, s. 200-201.

35. Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali, İstanbul, 1973, s. 111.

36. Bu silahların tür ve isimleri için bkz. Türk İstiklal Harbi, VII. Cilt, s. 133.

Bu makale belirtilen kaynakçalara göre yeniden yazılarak, tarafından 23 Mayıs 2017 Salı günü yayınlanmıştır .

Görüşler

  1. Kemal Bey
    10 Şubat 2018, Cumartesi 15:15

    milli mücadele zamanında halkımızın birlik olması takdire şayan

*