İşgaller Karşısında Türk Milleti

Anasayfa »

  1. Milli Mücadele »

İşgaller Karşısında Türk Milleti

İtilaf devletlerinin Anadolu'nun çeşitli bölgelerini işgalleri karşısında, Osmanlı Harbiye Nazırlığı memleketten yana bir tavır almıştı ama nasıl bir sistem dahilinde mücadele edileceği açık değildi. Çünkü Mondros Mütarekesi'nden sonra, özellikle Batı Anadolu'daki birlikler mütareke gereğince terhis edilmiş, ayrıca, aleyhte propagandalar neticesi firarlar nedeniyle çekirdek haline gelmiş durumdaydı.

Ayrıca, diğer bölgelerde olduğu gibi, bu işgali de İtilaf devletleri Mondros Mütarekesi’nin 7. maddesine dayandırıyorlardı. Bu durumda, mütareke gereği Osmanlı Devleti’nin ve ordusunun açıkça karşı koymasına imkân yoktu. Ancak; göz göre göre de vatan toprakları işgale uğruyordu, buna bir çare bulunmalıydı.

Bu ortamda Burdur Askerlik Şubesi Başkanı “halkın çoğunluğuna dayanacak şekilde bir teşkilat yapılmasını ve bunların mümkün mertebe el altından silahlandırılmasını” teklif etti. Bu arada, Yunanlılara karşı sivil direniş arayışları ve faaliyetleri de başlamıştı. Kazım Özalp İzmir’in işgali üzerine Menemen üzerinden Bandırma’ya hareket etmiş, yol boyunca İzmir’in işgalini anlatarak, Redd-i İlhak Teşkilatı vücuda getirmelerini istemişti. Ayrıca, bölgedeki Müdafaa-ı Hukuk Cemiyetleri de silahlı mücadele yapmak ve bu yönde direniş kuvvetleri oluşturmak için gayret sarf etmekteydi.

Esasında, Türk milleti bu şekilde bir mücadeleye yabancı değildi. Daha 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı, 1897 Osmanlı-Yunan ve bilahare Balkan Savaşları sırasında Türk milis kuvvetlerinin savaşa katıldıkları bilinmekteydi. Şimdi ise, anavatanın in işgale uğraması karşısında böyle bir mücadeleye girişilmesi tabii idi. Nitekim I. Dünya Savaşı sona ererken Mustafa Kemal Paşa’nın Cenanı Bey ve Ali Fuat Paşa’ya, bundan sonra milletin teşkilatlanarak kendi haklarını müdafaa etmesi gerektiğini, kendilerinin de mümkün olduğu kadar bu yolu göstermeleri ve bütün ordu ile beraber yardım etmeleri lazım geldiğini söylemişti. Ayrıca, Mondros Mütarekesi’ni takip eden günlerde, Nazım Bey’in Toroslar’daki aşiretlerle temasa geçerek savunma hareketine girişebileceğini belirtmesi ve gençleri teşkilatlandırarak silah dağıtması, bu yönde yapılan girişimlerdi.

İşte bu ortam içinde, 57. Fırka Komutanı Albay Refik Bey, Burdur Askerlik Şubesi Reisi görüşleri doğrultusunda çare içeren bir raporu Harbiye Nezaretine gönderdi. Raporun sonunda “Durumun ıslahı için Kuvay-ı Milliye Teşkilatı vücuda getirmenin en iyi tedbir olacağını” belirtmekteydi. Erkan-ı Harbiye Umumiye Reisi Cevat Paşa da, raporun sonundaki Kuvay-ı Milliye kurulmalıdır cümlesinin altını çizerek “Son fıkra gayet önemlidir acele edilmesi lazımdır” diye not düştü. Bu kayıt basında dahi yer aldı. Böylece Kuvay-ı Milliye (Milli Kuvvetler) adı ve düşüncesi benimsenmekteydi ki bilahare, bu şekilde teşkilatlar oluşturulmaya başlandı. Böylece, Batı Anadolu’da başlayan bu hareket, daha sonra hızla yayıldı. Nitekim Güneyde Fransızlara, Batıda Yunanlılara karşı mücadele eden bütün milis teşekküllerine veya mukavemet eden ordu birliklerine bu ad verildi. Bu şekilde oluşturulan Kuvay-ı Milliye’yi, eşraf da bütün gücüyle desteklemekteydi. (1)

Diğer yandan, Mütarekeden sonra ortaya çıkan dehşet ve vahamet karşısında 1919 başlarında Paris’te toplanan Barış Konferansı’ndan sızan Yunan ve Ermenilere toprak verilmesi haberleri ve faaliyetleri üzerine taşradaki kamuoyunu harekete geçirmek üzere, mücadele yanlısı kişiler bir takım teşekküller oluşturdular. Bu teşekküller, ABD Başkanı Wilson’un ilkelerinden Türk bölgeleri ile ilgili on ikinci madde doğrultusunda, Paris Barış Konferansında kopartılma tehlikesi içinde olan Türk bölgelerinin İmparatorluktan ayrılmasını önlemek, bu bölgelerin ezici şekilde Türk bölgeleri olduklarını ve anayurtla birleşik olarak kalmak istediklerini göstermek gayesiyle kurulmuşlardı. Başkent İstanbul’daki bölge milletvekilleri ve ileri gelenleriyle birlikte oluşturulan ve milli gayeye hizmet edecek olan bu cemiyetlere, genel olarak Müdafaa-i Hukuk (milli hakları savunma) Cemiyetleri adı verildi.

Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, tarih, dil, din ve ırk bakımından kendilerini ilgilendiren bölgenin Türk ve Müslüman çoğunlukta olduğunu İtilaf Devletlerine ve Dünya Kamuoyuna gazete, kitap vs. dağıtarak türlü yollardan anlatmaya çalışmaktaydı. Bu cemiyetler faaliyetlerini etkin hale getirmek ve kamuoyunu harekete geçirmek için teşkilatlarını genişletip etkin hale getirmek üzere bölgelerinde kongreler tertip etmekteydiler. Bu cemiyetlerden bazıları gerekirse silahlı mücadeleyi de göze almışlardı. Atatürk, Nutuk’ta bu cemiyetlerin hedeflerini “Onların düşünceleri Mahalli halâs (kurtuluş) çarelerine matuftur.” şeklinde belirtmekteydi. (2)

Mondros Mütarekesinin ardından Trakya’da ve Anadolu’da kurulan cemiyetler, hür ve bağımsız yaşama idealinin birer çekirdekleri, yayılmaya başlayan direnme ve başkaldırma fikirlerinin güçlü kolları idi. Böylece halk, yani o toprakların sahipleri, kaderlerine kendileri sahip çıkarak, geleceklerini de kendileri tayin etmek istemekteydiler. Bunlar, karanlıkta ışıldayan çoban ateşleri gibi idiler. Şimdi bu ateşleri birleştirecek bir alev lazımdı. İşte onu da, Mustafa Kemal’in meşalesi temin edecektir.

Kaynakça

1. Kuvay-ı Milliye oluşturulmasıyla ilgili fazla bilgi için bkz. Adnan Sofuoğlu, Kuvay-ı Milliye Döneminde Kuzeybatı Anadolu 1919-1921, Ankara,1994, s. 63-68; M. Şefik Aker; İstiklal Harbinde 57. Tümen ve Aydın Milli Cidali, Ankara, 1973, s. 84 vd.; Sıtkı Aydınel, Güneybatı Anadolu'da Kuvay-ı Milliye Harekatı, Ankara, 1990, s. 70.

2. Atatürk, Atatürk, Nutuk, Cilt 1, s. 2.

 

 

Bu makale belirtilen kaynakçalara göre yeniden yazılarak, tarafından 20 Ocak 2017 Cuma günü yayınlanmıştır .

Görüşler

*