Çanakkale Şehitlerine Şiiri

Anasayfa »

  1. 18 Mart Çanakkale Zaferi »
  2. Şiirler »
  3. Çanakkale Savaşı »

Çanakkale Şehitlerine Şiiri

Ulusal marşımız İstiklal Marşı'nı yazan Mehmet Akif Ersoy, çanakkale şehitlerimizi de unutmadı. Allah'a çanakkale şehitleri için bir şiir yazmadan alma canımı diye haykıran şair Mehmet Akif Ersoy, bir çocuk gibi Allah'a yakarıyordu. Bu yakarış tertemizdi.

Çanakkale savaşı tarihimizin en önemli savaşıdır, bu savaş neticesinde yüzlerce askerimiz bu kutlu yolda şehit düşmüştür. Bu şehitlerimiz için Mehmet Akif Ersoy tarafından yazılan Çanakkale Şehitlerine Şiiri ilk akıllara gelen şiirdir. Mehmet Akif Ersoy'un Çanakkale Şehitlerine şiir yazmadan canımı alma Allah'ım diye yakarışı kalplerimizi huzurla ve göğsümüzü gururla daldururuyor

Çanakkale Şehitlerine Şiirinin Yazılış Hikayesi

Eşref bey'in anlattığı anıya göre;

1914 ile 1918 tarihleri arasında meydana gelen 1. Dünya Savaşı'nın 1915-1916 yılları arasında yapılan Çanakkale Savaşı, Osmanlı Devleti ve İtilaf devletleri arasında gerçekleşmişti. Milli mücadele yıllarında geçen bu büyük savaş tüm Türkleri derinden etkilemiş ve milli duyguların en yoğun hissedildiği dönemdi. Çanakkale'de, Sarıkamış'ta. Galiçya'da, Filistin'de, daha sonra İnönü'de, Sakarya'da, Dumlupınar'da eşsiz ve destansı bir muharebe veren Türk Ordusu kahramanlık destanı yaratmıştı. Mehmet Akif Ersoy son günlerinde gelecek nesillere bu destanı anlatmadan hayattan göç etmek istemiyordu. 

Mehmet Akif Ersoy Çanakkale Şehitlerine

Dua ederken hıçkırıklarını duymamak mümkün değildi, Allah'a olan yakarışlarının kabul olması için adeta yalvarıyordu.

- Yarabbi!.. Bana bu destanı bir âciz kulunun ifadesinin azamîsi içinde yâd edebilmenin saadet ve imkânını bahşet. Bu ulvî vazifeyi bana nasip et, sonra emanetini al. Yarabbi!.. Bana bu lütfü çok görme. În'am ve ikramının namütenahi hazinesinden bu âciz kulunun şu duasını bargâh-ı ulûhiyetinde kabul eyle...

Duaları kabul oldu ve Çanakkale Şehitlerine şiirini yazmıştı. Artık huzur içinde fani dünyaya veda edebilirdi. 

ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE

Şu boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.

Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde - gösterdiği vahşetle " bu :bir Avrupalı "
Dedirir - yırtıcı his yoksulu, sırtlan kümesi.
Varsa gelmiş , açılıp mahbesi, yâhut kafesi!

Eski dünyâ, yeni dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.
Yedi iklîmi cihânın duruyor karşısın da,
Avustralya'yla beraber bakıyorsun:Kanada,

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada:Vahşetler denk.
Kimi hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâ'una da züldür bu rezîl istîla!

Ah o yirminci asır yok mu, o mahluk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkıyle, sefil,
Kustu mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrarı hayasızcasına.

Maske yırtılmasa hala bize afetti o yüz...
Medeniyet denilen kahpe, hakikat, yüzsüz
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbab
Öyle müthiş ki:eder her biri bir mülk-ü harab.

Öteden saikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin

Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam
Atılan her lâğamın Yaktığı:yüzlerce adam
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer
O ne müthiş tipidir:savrulur enkâz-ı beşer...

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o namert eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.

Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre
Top tüfekden daha sık gülle yağan mermîler...
Kahraman orduyu seyret ki, bu, tehdîde güler!

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'a mı, göğsündeki, kat kat îman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ,edecek kahrına râm?
Çünkü te'sis-i îlahi o metîn istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkîf edemez sun'-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi;
"O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme" dedi.

Âsım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,

Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rap, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pâk alnı değer.

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd'i...
Bedr'in aslanları gibi şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler
"Gömelim gel seni târîhe" desem, sığmazsın.

Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâp...
Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
"Bu, taşındır" diyerek Kâbe'yi diksem başına;
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;

Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyla,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyla;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;

Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsen yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebrîz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...

Yine, bir şey yapabildim diyemem hâtırana
Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı, selâhaddîn'i,
Kılıç arslan gibi iclâline ettin hayran...

Sen ki islam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi ğöğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki rûhunla beraber gezer ecramı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,

Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehît oğlu şehît, isteme benden makber,
Sana ağûşunu açmış duruyor peygamber.

MEHMED ÂKİF ERSOY

Bu makale belirtilen kaynakçalara göre yeniden yazılarak, tarafından 5 Mart 2015 Perşembe günü yayınlanmıştır, son olarak da 8 Ocak 2018 Pazartesi tarihinde güncellenmiştir.

Görüşler

  1. sasa
    22 Nisan 2017, Cumartesi 23:52

    Cok guzel yazmış sairimiz

*