Balkan Savaşları (1912-1913)

Anasayfa »

  1. Cumhuriyet Savaşları »
  2. Balkan Savaşları »

Balkan Savaşları (1912-1913)

Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkanlardaki dört devlete karşı 1912 - 1913 yılları arasında gerçekleştirdiği savaşlardır (8 Ekim 1912 - 29 Eylül 1913). Çatışmaların temel nedeni Bulgaristan Krallığı ile Sırbistan Krallığı'nın Balkanlarda hızlanan yayılma faaliyetleridir.

Yeni yüzyılın başında Balkanlar, sadece Osmanlı Devleti’nin değil tüm Avrupa’nın en sorunlu ve kritik yerlerinden birisi haline gelmiş bulunuyordu. Zira Osmanlı Devleti “hasta adam” olarak teşhis edildiğinden beri Avrupa kamuoyu, Balkanlardaki Osmanlı varlığını geçici olarak görüyor, büyük devletler bölgeye yönelik politikalarını artarda devreye sokarak, ya ayrılıkçı hareketleri destekliyor, ya da ilgi duydukları bölgeleri Osmanlıdan kopartarak kendilerine bağlıyorlardı. Bu bağlamda, 1908 Bosna-Hersek bunalımının işgale dönüşmesinin bölge devletleri açısından en önemli sonucu, Balkan savaşlarına giden yolu açmasıdır. Çünkü Avusturya-Macaristan’ın Bosna-Hersek’i ilhakı, Balkanlarda çeyrek asırdır devam eden ve kendiliğinden oluşmuş Viyana-Petersburg eksenli saldırmazlık anlaşmasına son vermişti. (1) Rusya temposunu iyice artırdığı Panslavizm politikasıyla Avusturya’nın yayılmasına karşı koyabilecek, aralarındaki anlaşmazlıkları gidererek Balkanlardaki Slav devletlerini birleştirecek, bu suretle Avusturya’nın yayılmasını önleyip Balkanlarda geriye kalan Osmanlı varlığına son verebilecekti. Böylelikle, Avusturya’nın ve daha genel olarak Germenlerin güneye doğru ilerlemelerine karşı bir Slav Seddi çekilerek, bunun gerisinde İstanbul ve Boğazlarda Ruslar için daha elverişli bir düzen sağlanabilecekti. Dahası bu gelişmelerle, Osmanlı coğrafyasında özellikle Ortadoğu’da kendini iyice gösteren Alman emperyalizminin Berlin-Bağdat demiryolu ile simgelenen varlığına esaslı bir darbe indirilebilecekti.

Osmanlılar, Trablusgarp’ta savaşırlarken, Sırbistan’ın başkenti Belgrad’daki Rus Büyükelçisi Hartwig harekete geçerek, Balkanlarda Osmanlı Devleti’nin elinde kalan son toprak parçalarının Sırbistan ile Bulgaristan arasında paylaşılması için teşebbüste bulundu. (2)Buna karşılık Sırbistan, Bulgaristan’ı bir kenara iterek, kendi menfaatlerini temin için, Babıâli ile anlaşmaya uğraşıyordu. Balkan devletleri arasındaki menfaat çatışmalarından haberdar olmayan Osmanlı hükümeti, Sırbistan’ın bu çok müsait teşebbüslerine aldırış bile etmedi. Üstelik II. Abdülhamid’in Balkan ülkelerinin birleşmesini önlemek için tahrik ettiği kilise ihtilafı, çıkarılan yasalarla çözüme kavuşturuldu.

13 Mart 1912’de Bulgaristan ile Sırbistan Rusya’nın baskıları sonucu aralarında bir Dostluk ve İttifak anlaşması imzaladılar. (3) Buna göre, iki devlet birbirlerinin toprak bütünlüğünü tanıyor ve Osmanlı Devleti’ne karşı birleşiyorlardı. Yendikleri takdirde, Sırbistan Yeni Pazar ve Niş bölgesini, Bulgaristan ise Rodop dağlarının doğusuyla Struma’yı alacaktı. Ayrıca, Makedonya’nın özerkliği konusunda uygulamada güçlük çıkarsa, Bulgaristan Manastır ile Ohri’yi Sırbistan da kuzey Makedonya’yı alacak, Komanova ve Üsküp ile geri kalan bölgeler Rusya’nın hakemliğinde iki devlet arasında paylaşılacaktı. (4)

Sırp-Bulgar anlaşmasından iki ay sonra Bulgaristan ve Yunanistan arasındaki ihtilaf da çözüldüğü için, şimdi her ikisi için de ortak düşman, Osmanlı Devleti olmuştu. Neticede, Sırbistan ile Bulgaristan arasında kurulan ittifak düzenlemelerine Mayıs 1912’de Yunanistan, Ağustos 1912’de de Karadağ katıldı. (5) Böylece, Balkanlarda Osmanlı Devleti’ne karşı harekete geçme hazırlıkları tamamlanmış oldu. Bu esnada, Osmanlı yönetimi Balkan devletlerinin kendi aleyhine birleştiklerini fark edemedi. Hatta Balkan ittifakını el altından destekleyen Rusya’nın savaş olmayacağı konusunda Hariciye Nazırı Norodukyan Efendi’ye verdiği teminata güvenerek Rumeli’deki hatırı sayılır bir çoğunluktaki eğitimli askerini terhis etti. (6) Dahası, Sırbistan İngiltere’den satın aldığı son model silahları Avusturya üzerinden geçiremeyince, aldığı izinle Osmanlı topraklarından geçirerek, Selanik’ten Belgrad’a rahatlıkla taşıyabildi. Muhalefette bulunan İttihat ve Terakki de muhakkak bir mağlubiyet yüzünden hükümetin düşmesini sağlamak için şiddetli bir savaş taraftarlığına başlayarak Darülfünun talebelerini kışkırtıyor ve savaş lehinde gösteriler yaptırıyordu. (7)

Balkan devletlerinin Osmanlı Devleti’ne karşı yukarıda açıklanan hazırlıkların ardından çıkan Arnavutluk ayaklanması ve içeride Halaskar Zabitan hareketi ve İttihat ve Terakki’nin iktidardan düşmesi gibi siyasal gelişmeler savaşa davetiye çıkardı. Eylül ayına kadar askeri manevraları bahane ederek silahlanan Balkan ülkeleri, 8 Ekim’de Karadağ’ın Osmanlılara savaş ilan etmesiyle harekete geçtiler. 13 Ekim’de Bulgar, Sırp ve Yunan hükümetleri, Berlin anlaşmasının 23. maddesini gerekçe göstererek Osmanlı Devleti’nin Balkan yarımadasındaki etnik topluluklar için özerklik isteyen bir ültimatomu verdiler. (8) 17 Ekim’de Osmanlı yönetimi notayı reddederek, İstanbul’daki Balkan elçilerine pasaportlarını verdi ve savaş ilan etti.

Savaşın başlamasıyla beraber Osmanlı ordusunun bir kolu (Doğu ordusu) hemen Filibe’ye hücum ederek buradaki Bulgar ordularını savaş dışı bırakmak istediyse de 19-20 ve 25 Ekim 1912 günlerinde yapılan çarpışmalarda yenilerek Çatalca’ya kadar geri çekilmek zorunda kaldı. Harbin başlamasından kısa bir süre sonra İstanbul ve Boğazların Bulgarlar tarafından tehdit edilmesi durumun fecaatini açıkça ortaya koymaktadır. Öte yandan, Yunan donanmasının Ege denizinde sağladığı üstünlük nedeniyle, hem Doğu ordusunun, hem de Osmanlı Devleti’nin Batı ordusu ve Makedonya ile bağlantısı kesilmiş, İtalyan kontrolü dışındaki Ege adaları da elden çıkmıştı.

175.000 kişilik Batı ordusu da 26 Ekim’de Kumanova’da kendilerinden sayıca az Sırplara yenildi. Yanya kalesi ve Edirne şehri dışında hiçbir dirençle karşılaşmayan dört Balkan devleti hızla Makedonya’yı işgale başladı.  Zayıf bir direnişle karşılaşan Yunan orduları kuzeye doğru ilerleyerek Bulgarlardan önce 9 Kasım’da Selanik’e girdi. Sırplar, Yunanlılar ve Bulgarlar tarafından kısmen işgal edilen Arnavutluk 28 Kasım’da bağımsızlığını ilan etti. (9) Bu durum karşısında Osmanlı yönetimi savaşın durdurulmasını istemek zorunda kaldı. Ancak buna olumlu cevap, Bulgarların Çatalca’ya yaptıkları saldırıda yenilmesinden sonra geldi. 3 Aralık’ta Osmanlılar, Bulgarlar ve Edirne kuşatmasına yardımcı olmak için askeri birlik göndermiş olan Sırplar arasında bir ateşkes imzalandı.

Ateşkesin imzalanmasından sonra Osmanlı hükümeti umudunu, büyük güçlere çevirdi. Zira Balkan bunalımına bir çözüm yolu bulmak ve barışı korumak adına, Aralık 1912’de Londra’da uluslararası Büyükelçiler Konferansı toplanmıştı. (10) Konferansın temelde iki amacı vardı: Savaşın taraflar arasında sınırı ve barış esaslarını saptamak ve Osmanlı Devleti’nden ele geçirilen toprakların bölüşülmesinden doğan ve büyük devletleri de karşı karşıya getiren anlaşmazlığı çözümlemek. Bu bağlamda, büyük devletler savaşın yeniden başlamaması için, 17 Ocak 1913’te Osmanlı Devleti’ne ortak bir nota vererek Edirne’nin Balkanlılara verilmesini, Ege adalarının geleceğinin belirlenmesi işinin kendilerine bırakılmasını istediler. Aksi halde, çıkacak bir savaşta Osmanlı Devleti’nin zor duruma düşeceğini bildirdilerse de, Osmanlı yönetimi bu şartları kabule yanaşmadı. Böylece, Balkan Savaşı’nın hemen öncesinde savaş sonrasında bölgede statükonun değişmeyeceği garantisini veren büyük devletler Balkan devletlerinden yana tavır aldılar.

Bu sırada savaşın ve yenilginin yarattığı siyasal çalkantıların bir sonucu olarak Kamil Paşa hükümeti yıpranmıştı. Bundan yararlanan İttihat ve Terakki yönetimi, tarihe Babıâli Baskını olarak geçen bir darbeyle yeniden iktidara geldi. 3 Şubat 1913’te ateşkesin sona ermesiyle savaş yeniden başladı. Bu defa da, İşkodra Karadağlıların, Yanya Yunanlıların ve Edirne de Bulgarların işgaline uğradı. Bu durum karşısında Osmanlı hükümeti büyük devletler aracılığıyla barış görüşmelerini yeniden başlatarak 30 Mayıs 1913’te Londra Barış Anlaşması’nı imzaladı. Buna göre; Osmanlı Devleti’nin Batı sınırı Midye-Enez hattı oluyor, Osmanlı yönetimi Arnavutluk ve Ege adalarının geleceğini büyük devletlerin vereceği karara bırakıyor, Selanik, Güney Makedonya ve Girit Yunanistan’a, Kavala ve Dedeağaç ile birlikte bütün Trakya Bulgaristan’a, Orta ve Kuzey Makedonya da Sırbistan’a bırakılıyordu. (11)

Osmanlı Devleti’nin almış olduğu bu ağır yenilgi sonucu Balkanlardan çekilmesi bölgede büyük bir boşluk bırakmış, dengeleri alt üst etmiş ve Balkan devletleri aldıkları toprakların paylaşımı konusunda birbirlerine düşmüşlerdi. Sırbistan, Bulgaristan’la yapmış olduğu ittifakın çizdiği arazi parçasından daha büyük bir bölgeyi ele geçirmişti. Sırpların burayı vermemesi ve paylaşmaya yanaşmaması taraflar arasındaki uyuşmazlığın temel nedeni oldu. Ayrıca, Yunanistan yönetimi de, Bulgarların Ege kıyılarına ulaşmış olmalarını tepki ile karşılıyordu. Bu durum, Sırp ve Yunan devletlerini birbirlerine yaklaştırdı. Kendisine karşı bir ittifak oluştuğunu gören Bulgaristan, bu iki devlete hazırlık yapma fırsatı vermeden, 29 Haziran’da saldırdı ise de, her iki devlete karşı yenildi. Bu yeni gelişme karşısında, kendisi için tehlike olabilecek kadar büyüdüğünü düşünen Romanya da Bulgaristan’a karşı savaşa girdi (10 Temmuz 1913). Kendisine karşı oluşturulan yeni tehlikelere karşı koyabilmek adına Bulgar hükümeti Osmanlı orduları karşısındaki ana güçlerini geri çekmek zorunda kaldı. Osmanlı yönetiminin bu fırsatı kaçırması beklenemezdi. Ordu 22 Temmuz’da Edirne ve Kırklareli’ne girdi. Özellikle Edirne’yi işgalden kurtaran ordunun kurmay başkanı olan Enver Bey askerlerin önünde şehre girince Edirne’nin ikinci fatihi ilan edildi. Bu sıfat, onun hızla yükselen istikbal merdiveninin ilk basamağı oldu. Enver Bey’in bu gösterişli manevrası, Balkan vilayetlerinden mülteci olarak gelerek yazı Başkent çevresinde geçirmek zorunda kalan 200.000 kadar insanın gözünde onu bir kahraman ve koruyucu yaptı. (12) Kaybedilen Batı Trakya’da Süleyman Askeri Bey ve arkadaşlarınca, ki hepsi Teşkilat-ı Mahsusa’ya dâhil edilen komitacılardı, Gümülcine merkezli Garbi Trakya Hükümet-i Müstakilesi kurularak bölge kontrol altına alınmaya çalışıldıysa da başarılı olunamadı. (13)

Osmanlı Devleti ile Bulgaristan arasında 29 Eylül 1913 tarihinde, imzalanan İstanbul Antlaşması’yla Bulgaristan Kırklareli, Dimetoka ve Edirne’yi, Osmanlı Devleti’ne geri verdi. Antlaşmada Bulgaristan’da kalan Türklerin durumu ele alınmakta, mülkiyet haklarına saygı gösterileceği belirtilerek isteyenlere dört yıl içerisinde Türkiye’ye göç etme hakkı verilmekteydi.  Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasında imzalanan 14 Kasım 1913 tarihli Atina Antlaşması ile Girit kesin olarak Yunanistan’a bırakıldı. Ege adalarının ne olacağı da büyük devletlerce kararlaştırılacaktı. Ancak, 1914 Şubatında Londra’da bu adalardan İmroz, Bozcaada ve Meis bir yana, diğerlerinin Yunanistan’a ve İtalya işgalinde olanları da İtalya’ya kalmasına karar verdiler. Ancak, bu karar üzerinde henüz bir anlaşmaya varılamadan, Birinci Dünya Harbi çıktı. Sırbistan’la antlaşma ise 13 Mart 1914’te İstanbul’da imza edildi. Sırbistan’la Osmanlı Devleti’nin artık ortak sınırı olmadığından, sadece Sırbistan’da kalan Türklerin durumları düzenlenmiştir.

Osmanlı Devleti’nin Balkan savaşları sonrasında, Balkan devletleriyle imzaladığı anlaşmaların önemli bir özelliği vardır. Bu da, bu devletlerin sınırları içerisinde kalan Türklerin statüsü meselesidir. Ne var ki, anlaşmanın hilafına olarak, Balkan devletleri Türk azınlığı günden güne baskı altına alarak ezmeye çalışmıştır. Bu durum karşısında Türklerin büyük bir kısmı varlıklarını sürdürebilmenin garantisi olarak Türkiye’ye göç etmek durumunda kalmış, kalanlar ise şartlara boyun eğmişlerdir.

Barış anlaşmalarının mürekkebi henüz kurumadan, sınırın iki tarafında kalan azınlıklar zorlanarak Balkan topraklarında bir göç dalgası başlatıldı. İttihat ve Terakki’nin önde gelen isimlerinden Halil Menteşe’nin verdiği bilgilere bakılırsa, 1913 sonbaharından itibaren Doğu Trakya’dan 100.000 Rum sınır dışı edilmiş, kısa bir süre sonra Anadolu’nun Ege kıyılarından 200.000 Rum da Yunanistan’a gönderilmiştir. (14) Savaş şartlarının zorlamasıyla karşılıklı olarak yapılan bu uygulamalar, 1923 yılından itibaren yapılacak olan ahali mübadelesinin ilk örneğini teşkil etmiştir.

14. yüzyıldan itibaren fetihlerle başlayan göç dalgası sonucu ikinci bir Türk yurdu haline gelen Balkanlar, imparatorluğun toprak kaybına paralel olarak, özellikle 1877-1878 Osmanlı Rus Harbi (93 Harbi)’nden başlayarak bir tersine göç süreciyle karşılaşmıştı. 93 Harbi’nde görülen göç ve göçmen felaketinin daha şiddetlisi, Balkan Harbi sonrasında cereyan etti. Sekiz ay devam eden Balkan Savaşları, bu tersine göç sürecine Anadolu yönlü, yeni ve kuvvetli bir dalga daha eklemiştir. Zira yüz binlerce Türk, zorlama ve baskılarla yerlerinden oynatılarak göçe zorlanmıştır.

Savaşın başlangıcı ve sonu arasında Osmanlı Devleti’nin Balkanlarda kaybettiği topraklarda yaşayan Müslüman nüfus toplamından yaklaşık 1,5 milyon azalma görülmektedir. (15) Bizzat Batılı kaynak ve raporlara göre, Balkan Savaşları esnasında ve hemen sonrasında, sadece Selanik limanında Osmanlı limanlarına gitmek için 243.807 insan toplanmıştı. (16) Bu muhacirler bütün varlıklarını geride bırakarak, eriye eriye, İstanbul’a eriştiler ve oradan Anadolu’nun muhtelif bölgelerine dağıldılar. Bu dramatik süreçte çok sayıda insan kaybının yaşanması da kaçınılmazdı. (17)

Osmanlı kontrolündeki Balkan topraklarında (Bulgaristan ve Doğu Rumeli dahil) genel nüfus 8.980.000 iken bunun 3.200.000’i Müslüman (Türk, Arnavut, Boşnak, Pomak gibi) 1.500.000 kadarı da Türk’tü. (18) 1911 yılı itibariyle, savaş sonunda Yunanistan, Bulgaristan ve Sırbistan’a kaybedilen topraklarda yaşayan Müslüman nüfusta, savaş sonrası 1.445.179 azalmanın olduğu görülmektedir. (19) 157.000 km kareyi bulan bu topraklarda yaşayan nüfusun bir milyondan fazlasının Türk olduğu dikkate alınırsa, tersine göçe tabi olanların ne kadar kalabalık olduğu görülecektir. (20) Bu işgaller sonrasında, Arnavutluk hariç Müslüman nüfusun %62 kadarı, 1.455.179’u eksilmiştir. Bunlardan 313.922 kişi Balkan savaşları sırasında ve sonrasında (1912-1920), 398.849’u 1921 sonrasında Türk-Yunan nüfus mübadelesinin bir parçası olarak Türkiye’ye gelmiştir. Zapt edilen Balkan topraklarındaki Müslüman nüfusunun %27’si, yaklaşık 630.000’i hayatlarını kaybetmiştir. (21)

Öte yandan, Muhacirin komisyonu verilerine göre, 414.000’e yakın muhacir Osmanlı hükümetince, başta İzmir ve Edirne olmak üzere Anadolu’nun muhtelif yerlerine yerleştirilmişlerdir. (22) Balkanlardan Anadolu’ya yapılan göç dalgası yakın döneme, 1989’lara kadar devam etmiştir.

Belirtilmeli ki, Balkanlar’dan Anadolu’ya yönelen bu Müslüman mülteci akını ve Anadolu’dan Balkanlara yönelen gayri Müslim göçü, bir bakıma Anadolu’nun yeniden vatanlaştırılması, yeni gelenlerin üzerinde yaşayanlarla birlikte harmanlanıp, milli bir devlet oluşturulması sürecinin önemli bir aşaması olacaktır.

Balkanlarda kaybedilen toprakların Osmanlı ekonomisi için oldukça önemli olan verimli bölgeler olduğu dikkate alınırsa kaybın, zaten bozuk olan Osmanlı ekonomisine bir darbe daha indirdiği, savaş harcamalarının bu darbeyi iyice pekiştirdiği söylenebilir. Öte yandan yenilgiler ve Anadolu’ya yönelen göç dalgası, hem siyasal çevrelerde ve hem de halka arasında hayal kırıklığı ve buna paralel olarak ve zamanla gelişecek Türkçülük dalgalanmasına neden olmuştur. Bu tarihlere kadar pek de iltifat edilmeyen Türkçülük akımı, yıkılan gururu ayağa kaldıracak, yoksulluğu ve sefaleti geri plana atabilecek, her derde deva bir ideoloji olarak ileri sürülecektir.

Balkan Savaşı’nda Osmanlı ordusu, sahip olduğu 290.000 kişilik muharip orduyla kendisinin yaklaşık iki katı fazla (474.000) bir kuvvetle ve zor koşullarda, birçok cephede savaşmıştır. (23) Verilen zayiat, sadece Garp ordusu şehit, yaralı ve esir olmak üzere, mevcudun %75’ini (175.000 kişiyi) teşkil etmektedir. (24) Birkaç yıllık Bulgar orduları karşısında yüzyıllara dayalı geleneği olan Osmanlı ordusunun aldığı beklenmeyen yenilgi, İttihat ve Terakki iktidarını orduyu yeniden düzenlemeye sevk etmiştir. Bu bağlamda, 1913 sonbaharından itibaren ordunun modernizasyonu ve eğitimi için bir Alman kurmay heyetinin işe koyulduğunu, diğer devletlerden tepkiler alan bu askeri yakınlaşmanın Osmanlı Devleti’ni birkaç ay sonra çıkacak dünya savaşında Almanya’nın yanına ittiğini de vurgulamak gerekir. Diğer taraftan, alınan bu ağır yenilgi, subay kadrosunu hayal kırıklığına uğratmakla birlikte, onlara mesleki açıdan çok şey öğretmiştir. Çanakkale’de alınan büyük başarının temellerinde bu tecrübenin önemli katkısı vardır.

Balkan Savaşları, Balkanları iki kampa bölmüştür. Bir tarafta Sırbistan, Romanya ve Yunanistan diğer tarafta Bulgaristan. İlk üç devlet Balkan Savaşı’ndan galip olarak çıktıklarından, İtilaf devletlerin koruyuculuğu altına girdiler. Özellikle, Rusya Balkanlardaki Avusturya-Macaristan baskısını sınırlamak ve İstanbul ve Boğazlar üzerindeki tutkularını gerçekleştirmek için bu gruba destek veriyordu. Balkanlardaki Rus etkisinden korkan Avusturya ise, Sırbistan’a egemen olmak ve bu devletin faaliyetlerini sınırlamak istiyordu. Bu nedenle Bulgaristan Balkan Savaşları sonrasında Avusturya yanlısı bir politika izleyecek ve ittifak yolları arayacaktır. Bu yolla, Balkan Savaşlarının sonuçlarının Avrupa’da bloklar arası rekabeti kızıştırdığı, sömürgelerdeki çatışma potansiyelini Avrupa içlerine kadar taşıdığı, dolayısıyla dünya savaşına giden yolu kısalttığı rahatlıkla söylenebilir.

Balkan savaşlarında Osmanlı Devleti, çeşitli iç ve dış nedenlerin de katkısıyla, tarihinin en büyük yenilgisine uğramış, bunun sonucunda Anadolu’dan sonra ikinci bir Türk yurdu olan Balkanlar ve Ege adalarını kaybetmiş, büyük maddi ve manevi kayıplara uğramıştır. 19. yüzyılda başlayan Osmanlı Devleti’nin parçalanma sürecinin, 20. yüzyıla girildiğinde sonuna yaklaşıldığı bu savaşlarla açıkça görülmektedir. Aşağıda ele alınacağı üzere, İmparatorluğun dünya savaşına katılması ömrünü tamamlayan son gelişme olacaktır.

Kaynakça

1. Anlaşmanın metni için bkz. Nihat Erim, Devletlerarası Hukuk ve Siyasi Tarih Metinleri I (Osmanlı İmparatorluğu), Ankara, 1953, s. 451-455.

2. Armaoğlu, A.g.e., s. 333.

3. R. Uçarol, A.g.e., s. 358.

4. Reşat Hallı, Balkan Harbi (1912-1913), Harbin Sebepleri, Askeri Hazırlıklar ve Osmanlı Devleti'nin Harbe Girişi, Genelkurmay Başkanlığı Basımevi: Ankara, 1993, s. 265 vd.

5. Hallı, A.g.e., s. 48-49.

6. Sina Akşin, A.g.e., s. 212.

7. Andrew Mango, Atatürk. Modern Türkiye'nin Kurucusu, Çeviren:Füsun Doruker, İstanbul, 2004, s. 141; Akşin, A.g.e., s.213.

8. Hallı, A.g.e., s. 276-277.

9. Castellan, A.g.e., s. 391.

10. Bu konuda bkz. Necdet Hayta, Balkan Savaşları'nın Diplomatik Boyutu ve Londra Büyükelçiler Konferansı (17 Aralık 1912-11 Ağustos 1913), Ankara, 2008.

11. Erim, A.g.e., s. 450.

12. Alan Palmer, Osmanlı İmparatorluğu. Son Üç Yüz Yıl. Bir Çöküşün Yeni Tarihi, Çeviren:Belkıs Çorakçı Dişbudak, İstanbul, 1997, s. 243.

13. Bu konuda bkz. Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, Cilt II, kısım I, Balkan Savaşları, Ankara, 1991, s. 472 vd.;Nevzat Gündağ, Garbi Trakya Hükümet-i Müstakilesi, Kültür Bakanlığı Yayını:Ankara, 1987.

14. Halil Menteşe, Halil Menekşe'nin Anıları, İstanbul, 1988, s. 166.

15. Justin McCarthy, Ölüm ve Sürgün, Osmanlı Müslümanlarına Karşı Yürütülen Ulus Olarak Temizleme İşlemi, Çeviren:Bilge Umar, İstanbul, 1988, s. 190.

16. McCarthy, A.g.e., s. 183.

17. Bu süreci yansıtan iki örnek, Justin McCarthy'nin anılan kitabı ve İlker Alp'in takip eden kitabıdır, Belge Fotoğraflarla Bulgar Mezalini (1878-1989), Ankara, 1990.

18. Hallı, A.g.e., s. 67.

19. McCarthy, A.g.e., s. 190 Tablo 13.

20. Vedat Eldem, Osmanlı İmparatorluğunun İktisadi Şartları Hakkında Bir Tetkik, Ankara, 1994, s. 18.

21. McCarthy, A.g.e., s. 191-192.

22. McCarthy, A.g.e., s. 184-185, 125 nolu dipnotta kaynağın değerlendirilmesi yapılmaktadır.

23. Hallı, A.g.e., s. 10.

24. Hallı, A.g.e., s. 11. Aynı şekilde Karadağ ordusu %45, Bulgar ordusu %35, Yunan ordusu %25 ve Sırp ordusu da %20 kayıp vermiştir.

Bu makale belirtilen kaynakçalara göre yeniden yazılarak, tarafından 8 Mart 2016 Salı günü yayınlanmıştır , son olarak da 29 Haziran 2016 Çarşamba tarihinde güncellenmiştir .

Görüşler

*