Atatürk'ün Hayatı

Anasayfa »

  1. Atatürk Makaleleri »

Atatürk'ün Hayatı

Osmanlı Devleti'nin ekonomik olarak tam anlamıyla sömürgeci devletlerin kontrolü altına girdiğini gösteren, Osmanlı yönetiminin kendi ekonomik kaynaklarını kullanma hakkını elinden alan Duyun-u Umumiye İdare'sini kuran Muharrem Kararnamesi'nin ilan edildiği 1881 yılında, o yıllarda henüz Osmanlı Devleti'nin bir parçası olan Selanik kentinde bir erkek çocuk doğdu.

O sırada yakın çevresi dışında fark edilmeyen ve Mustafa adı verilen bu çocuk, adına başka isim ve unvanlar ekleyerek büyüyecek ve 57 yıllık kısa ömrüne dev başarılar sığdırmayı başararak, bütün dünyanın fark ettiği bir kişi olarak hayatını noktalayacaktı.

O, Türk milletinin kaderine yön vermeye başladıktan sonra, sadece doğduğu yıl kurulan Duyun-u Umumiye İdaresi’ni değil, Türk milletini geri bırakan bütün diğer kurumları, hatta bu kurumların çatısı olan çürümüş Osmanlı Devleti’ni tarihe gömdü. İşgalcileri Anadolu’dan kovdu, Türk milletinin zihinsel dönüşümünü gerçekleştirdi ve 20. yüzyılın en önemli komutan ve devlet adamlarından biri oldu.

Atatürk yıktığı ve kurduğu kurumlarla, sonsuza kadar hatırlanacak bir liderdir. Türkiye Cumhuriyeti ile bu çatının altında yer alan bütün Cumhuriyet kurumları, en çok O’nun eseridir. Oluşturduğu kurumlar ve yazdığı eserler yanında, Türk milleti, Atatürk’ü en çok kendisine yaşattığı duygularla hatırlamaktadır ve hatırlayacaktır. Atatürk, Türk milletine başarılı olma duygusu tattırmıştır. O, Türk askerini Anadolu bozkırında peşine takıp işgalci Yunan ordusunu kovmaya çalışırken, pek çok kişi bunun macera olduğunu, memleketin bir felakete sürüklendiğini düşünüyordu. Onlara göre, yenilgi, Türk milletinin son yüzyıllar boyunca yaşadığı bir gerçekti. Bu değiştirilemezdi, çünkü “kader”di.

Atatürk “kader”in değiştirilebileceğini İzmir’e girerek gösterdi. Arkasından atılan inkılâp adımları Türk milletinin geri kalmışlık kaderini kırmaya yönelikti. Aşıladığı ruh ve gösterdiği hedef, Türk milletinin onurlu ve çağdaş bir toplum olarak milletler ailesi içinde yerini alması isteğine yönelikti. Çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkmak, o yıllardan beri her bir Türk vatandaşının vazgeçilemez özlemidir, hedefidir, tarihsel anlamıyla da Kızılelma’sıdır. Atatürk, sadece Türkiye’de yaşayan Türklerin değil, din, dil, ırk, renk ayrımı olmadan Batı karşısında eziklik hisseden bütün toplumların ve toplumsal önderlerin etkilendiği bir lider oldu. Onun Anadolu’da attığı adımlar, Asya ve Afrika’nın en ücra köşelerinde yankı yaptı. Sadece 1920’lerde ve 1930’larda değil, Atatürk öldükten sonraki yıllarda bile bağımsızlıklarına kavuşmak için mücadele eden liderler Atatürk’ün ortaya koyduğu tecrübeden yararlanmışlardı. Türk milletinin kaderini değiştiren Atatürk’ün hayatının ilk yılları ne yazıktır ki, sis perdesi arkasındadır. Çanakkale Savaşı’nda kazandığı üstün başarı onu tarih sahnesinde görünür kılmıştır, fakat özellikle çocukluk yıllarına dair bilgilerimiz şaşılacak kadar kısıtlıdır.

1881 yılında Selanik’te Ali Rıza Efendi ile Zübeyde Hanım’ın oğlu olarak doğan Atatürk çocukluğuna dair hatırladıklarını, ancak Milli Mücadele’nin son yılında, 1922’de, gazeteci Ahmet Emin Yalman’a anlatma fırsatı bulabilmiştir. O’nun çocukluğu ile ilgili olarak bizim bilgilerimizin kaynağı büyük ölçüde bu anlatımdır. Atatürk babasını küçük yaşta iken kaybetmiştir. Babası dışında Fatma, Ahmet ve Ömer isimli kardeşleri de küçük yaşta ölmüşlerdir. Kardeşler arasında sadece Atatürk ve kız kardeşi Makbule hayatta kalabilmişlerdir. Atatürk’ün çocukluğuna dair ilk hatırası kaydolacağı okulla ilgilidir. Annesinin tercih ettiği geleneksel mahalle mektebi ile babasının tercih ettiği modern Şemsi Efendi Mektebi’nden birisine gitmesi söz konusu olmuştur. Bu hatıra, 19. yüzyıl sonu Osmanlı toplumundaki ikilik ve ayrışmayı göstermesi açısından ilginç bir örnektir. Bir yanda bağlı olunan gelenekler, diğer yanda değişim ihtiyacı bulunmaktadır. Değişimden yana olan baba, geleneksel olanı temsil eden annenin değer yargılarını incitmeden oğlunun yolunu açmayı başarmıştır. Atatürk de, ilerleyen hayatında buna benzer birçok çelişkiyi çözmek zorunda kalacaktır.

Ali Rıza Efendi’nin ölümü, ailenin Zübeyde Hanım’ın kardeşi Hüseyin Ağa’nın Langaza’daki çiftliğine taşınmasına yol açtı. Kısa süre sonra Atatürk, Mülkiye Rüşdiyesi’nde okumak üzere Selanik’e teyzesinin yanına gönderildi. Kaymak Hafız adlı öğretmenden yediği dayak sonrasında bu okuldan ayrıldı ve annesinden gizli olarak Selanik Askeri Rüşdiyesi’ne kaydoldu (1894). Bu okullar, o yıllarda yoksul aile çocuklarının yüksek mevkilere ulaşmasının yegane yolu idi. Atatürk de bu yolu izledi. Selanik Askeri Rüşdiyesi’nden sonra, 1896’da, Manastır Askeri İdadisi’ne kaydoldu. Bundan sonra yatılı okuması gerekecek olan Atatürk’ün Milli Mücadele bitinceye kadar sürdüreceği yaşam tarzı belirlenmiş oldu. Atatürk ilk defa Selanik çevresinden çıkmıştı. Burada kendini ve çevresini, ülkesini, ülkesinin insanlarını tanıma ve tahlil etme süreci yaşadı. Memleket meselelerini düşünmeye başladı. Dünyayı tanımak için Fransızca öğrenmeye çabaladı. Özellikle okul arkadaşı Ömer Naci’nin etkisi ile Namık Kemal’i, Tevfik Fikret’i, Rousseau’yu, Voltaire’i, A. Comte’u, Montesquieu’yu okudu. Okuma zevki ve alışkanlığı gelişti. Çok başarılı olduğu matematik yanında hitabet ile de ilgilendi. Ancak, bu yönelimin farkına varan hocası Mehmet Asım Efendi’nin uyarısı ile derslerine yoğunlaştı.

1902’de İstanbul’da Mekteb-i Harbiye’yi (Harp Okulu), 1905’te Erkan-ı Harbiye Mektebi’ni (Harp Akademisi) tamamladı. Bu okullarda aynı sıraları paylaşan bu nesil görev yapacakları yerlerde ülkenin kaderini etkileyeceklerdi. Bu nesil, gizlice yayılan “hürriyet” fikirlerinin etkisi altında idi ve vatanı kurtarma düşüncesi ile yoğrulmuştu. Atatürk de bu neslin içinde, göze çarpan farklı bir kişilikle varlığını hissettiriyordu. Kurmay Yüzbaşı olarak mezun olduğunda, asla saklamadığı ve hayatı boyunca da saklamayacağı sivri kişiliğinin bedeli olarak Şam’daki 5. Ordu’ya adeta sürgün edildi. Üç yıl kadar burada görev yaptı. Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ni kurdu. Ülkenin bu kısımlarını da yakından tanıdı ve buraların elde tutulup tutulamayacağını düşünmeye başladı. Sonunda, fikirlerini daha etkili anlatabileceğini ve karşılık bulabileceğini düşündüğü Selanik’e (3. Ordu) atandı (1908).

Balkanlarda hürriyet fikri özellikle eğitimli kesimlerde yaygınlaşmıştı. Koşulların olgunlaşması ile 1908’de II. Meşrutiyet ilan edildi. Bu arada Mustafa Kemal, ortaya çıkan sorunları çözmek üzere Trablusgarp’a gönderildi (Eylül 1908). Bölgede devlet otoritesini yeniden kurdu ve Ocak 1909’da Selanik’te görevlendirildi. 31 Mart Vak’ası’nı bastıran Hareket Ordusu’na adını verdi, kuruluş ve harekât planını hazırladı. Hürriyet ilan edip yönetimi perde gerisinden yönlendiren İttihatçı kadroları eleştirdi. Din ve devlet işlerinin, ordu ile siyasetin ayrılmasını istedi. Özellikle, ordu-siyaset ayrımı istemesi İttihatçı kadrolar tarafından kabul görmedi.

1910’da Fransa’da Picardie Manevraları’na katıldıktan sonra İtalyanların saldırısına karşı koymak için 1911’de gönüllü olarak Trablusgarp’a gitti ve Derne Komutanlığı’nı üstlendi. Yerli halkı etkileyip İtalyanlara karşı örgütledi. Balkan Savaşı çıkınca İstanbul’a döndü, doğduğu yer olan Selanik’in elden çıktığını öğrendi, bir daha asla oraya dönemeyecek ve orayı göremeyecekti. Balkan Savaşları’nda aktif görev verilmedi ve Sofya’ya askeri ateşe olarak atandı. Sofya’da edindiği geniş bir sosyal çevrenin ilgi odağına yerleşti ve Osmanlı’dan kopan bir ülke olarak Bulgaristan’ı kendi ülkesi ile kıyasladı. Çıkacak olan savaşa girilmemesi ve Almanlarla mesafeli olunması düşüncesindeydi, ancak savaş çıkınca aktif görev istedi. Ocak 1915’te, I. Dünya Savaşı başladıktan sonra, 19. Tümen Komutanı olarak Çanakkale’ye atandı. Bu, henüz farkına varılmasa da onun ve milletinin kaderini değiştirecek bir atama idi.

25 Nisan 1915 sabahı çıkartma yapan Anzac kuvvetlerine emir beklemeden, kendi inisiyatifiyle hızla müdahale etti. Askerlerine “düşmandan kaçılmaz” dedi, onlara “ölmeyi” emretti. Mehmetçikleri ile beraber sayıca çok üstün olan düşmanla mücadele etti, top mermisi parçası ile yaralandı, ama sonunda onları durdurdu, Çanakkale geçilemedi. Artık O “Anafartalar Kahramanı” idi. 1916 yılında 16. Kolordu Komutanı olarak Doğu Cephesi’ne atandı. Muş ve Bitlis’i Rus işgalinden kurtardı. 1917 yılında Hicaz, Diyarbakır, Suriye gibi yerlerde çeşitli görevlere atandı. Bütün bu süreçte hazırladığı raporlarda memleketin içinde bulunduğu durumu bütün açıklığı ile anlatmaya, duyurmaya çalıştı. Almanların Türk ordusu üzerindeki etkinliğine karşı çıktı. İstediği sonucu alamayınca Ekim 1917’de istifa etti. İstanbul’a dönecek parası olmadığı için atlarını sattı.

İstanbul’da iken, o sırada veliaht olan Vahdettin’e Almanya seyahatinde eşlik etme teklifini kabul etti. O sırada padişah olan V. Mehmet Reşat ülke yönetimini adeta Enver Paşa’ya devretmişti. Mustafa Kemal Paşa, Vahdettin’e, ilerde padişah olduğunda ülke yönetiminde daha etkin olması gerektiğini hissettirmeye çalıştı. Bu seyahatin dönüşünde böbrek rahatsızlığının tedavisi için önce Viyana’ya, sonra Karlsbad’a gitti. Burada yazdığı notlarda bir gün yetki sahibi olduğunda hangi yöntemlerle çalışacağını anlattı; O, bir darbede toptan ve hızlı bir dönüşüm yapacaktı. Ağustos 1918’de İstanbul’a döndüğünde Vahdettin padişah olmuştu. Onunla görüşüp yönlendirmeye çalıştı. O sıralarda Mustafa Kemal Paşa, orduyu daha fazla yıpratmadan savaşı bitirmek gerektiğini, güçlü bir ordu ile savaştan çıkılabilirse, savaş sonunda pazarlık şansının olduğunu ve iyi şartlarda barış yapılabileceğini düşünüyordu. Ancak, onun bu düşüncesi, padişah ve çevresinden olduğu kadar, yönetimi elinde tutan İttihatçı çevrelerden de iltifat görmedi.

Vahdettin, onu dinlemek bir yana, onun Yıldırım Orduları Grubu’nun 7. Ordu Komutanlığı’na atandığını bizzat tebliğ etti. Suriye’ye giden Mustafa Kemal Paşa, dağınık orduyu toparlayarak, savunma yapacak bir çizgiye getirmeye çalışacaktı. Bu arada, 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandı. 31 Ekim’de Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı’na atanan Mustafa Kemal Paşa, İngilizlerin İskenderun Körfezi’ne asker çıkartma isteklerine ateşle karşı konulması emrini verdi. Mustafa Kemal Paşa-İstanbul, İstanbul-Londra arasında yaşanan hızlı telgraf trafiğinden sonra Yıldırım Orduları Grubu lağvedildi ve Mustafa Kemal Paşa İstanbul’a çağrıldı. 13 Kasım 1918 günü İstanbul’a ulaştığında, İtilaf donanması da İstanbul’a demir atıyordu. O karamsar ortamda yaverine dönüp “geldikleri gibi giderler” dedi. O günlerde, Osmanlı Devleti ve onun o andaki yönetici kadroları açısından savaş bitmişti. Mustafa Kemal Paşa ve onun gibi düşünenler açısından ise, mücadele daha yeni başlıyordu. Üstelik bu mücadele, bir çıkar mücadelesi değil, bir milletin var veya yok olma mücadelesi idi. Mustafa Kemal Paşa ve O’nun peşinden gidenler, bu mücadeleye “ya istiklal ya ölüm” diyerek atılacaklardı.

Bu parola ile 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal Paşa’nın hayat hikayesi bu tarihten itibaren farklı bir anlam kazandı. Bütünleştirici bir ruh ve karakter kazandırdığı Milli Mücadele ile beraber O’nun hayatı Türk Milleti’nin hayatı ile özdeşleşti. Bu tarihten sonra O’nun hayatını izlemek için Milli Mücadele’nin safhalarını izlemek gerekmektedir ki, bu kitabın takip eden sayfaları Mustafa Kemal Paşa’nın Atatürk olduğu süreç ile Anadolu’nun işgalden kurtuluş ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecini paralel ve bir bütün olarak anlatmaktadır.

Kaynakça

1. Bu yazı, Dr. Süleyman Tüzün tarafından yazılmıştır.

 

 

Bu makale belirtilen kaynakçalara göre yeniden yazılarak, tarafından 24 Mart 2017 Cuma günü yayınlanmıştır .

Görüşler

*